Seyret doya doya,
Güneşi ayı,
Ha senin, Ha benim,
Ne farkederki!...
Kimden esirgeriz,
Fani dünyayı,
Ha senin, Ha benim,
Ne farkederki!..

Ne hayaller kurdu bak nice canlar,
Nice padişahlar, nice sultanlar,
Mademki yolcuyuz saraylar, hanlar,
Ha senin, Ha benim,
Ne farkederki!..

Akibet belliyken bu telaş niye,
Şu kısa ömürden kim almış paye,
İki metre kefen en son sermaye,
Ha senin, Ha benim,
Ne farkederki!..

Vefadan payını almayan dünya,
Hiç kimseye yaren olmayan dünya,
Sanada banada kalmayan dünya,
Ha senin, Ha benim
Ne farkederki!...

.

CUMA NAMAZI MESELESİ

Cuma günü yapılması sakıncalı olan hususlar da vardır. Cuma iç ezanının okunmasından itibaren namaz kılınıncaya kadar alışveriş ve benzeri dünya işi ile meşgul olmak Hanefilere göre tahrimen mekruh, diğer fukahaya göre haramdır. Bu zaman zarfında yapılan alış veriş akdi, Hanefi ve şafilere göre hukuken geçerli, Malik ve Hambelilere göre geçersizdir. Cuma günü namaz vakti girdikten sonra yolculuğa çıkmak Hanefilere göre mekruh, Malikilere göre haramdır. Vakit girmeden önce çıkmak ise caizdir. Şafilerle Hanbeliler vakit ister girsin, ister girmesin Cuma namazını kılmadan yolculuğa çıkmak haramdır. Ancak sabah fecirden önce yolculuğa çıkmak caizdir.

Cuma namazının farz kılındığı tarih ile ilgili iki rivayet vardır. 1. rivayete göre Mekke’de farz kılınmış. Ancak müşriklerin engellemesi üzerine edası hicrete kadar ertelenmiştir. İkinci rivayete göre ise hicret sırasında farz kılınmış, Kuba’dan hareket edilip Ranuva vadisine varıldığında ilk Cuma namazı kılınmıştır. Cuma namazını bizzat peygamberimiz ve daha sonra halifeler kıldırmıştır. Emevilerden başlayarak çeşitli İslam devletlerinden birçok halife ve yönetici de bu uygulamayı sürdürmüştür. Cuma namazı esnasında okunan hutbeler dini öğüt vermenin yanı sıra siyesi, askeri ve idari kararların halka duyurulmasına vasıta olmuştur.

Cuma namazının belli şartlarının gerçekleşmesi halinde farziyeti söz konusudur. Bu şartlar vucup ve sıhhat şartları olmak üzere 2 ye ayrılır. Vucup şartları üzerinde, mezhepler üzerinde önemli bir görüş ayrılığı yoktur. Bir Müslüman’ın Cuma namazıyla yükümlü olabilmesi için erkek hür, mukim ve mazeretsiz olması şarttır. Cuma namazı kadınları farz değildir. Kadın veya seferi olan kişi Cuma namazını kılarsa namazı kabul olup öğlen namazı kılmazlar. Hastalık, hasta bakıcılık, kişiyi bitkin halı getiren yaşlılık, sağlığa zarar verecek ölçüde sıcak veya soğuk, aşırı derecede yağmur ve çamur, mal ve can güvenliğinin bulunmayışı mazeretler cümlesindendir.

Cumanın sıhhat şartlarından mezhepler arasında önemli görüş ayrılıkları vardır. Kılınan Cuma namazının muteber ve geçerli olması için aranan şartlar şunlardır.

1- Şehir veya şehir hükmünde olması: Cuma namazının şehir ve civarında kılınması şartını getiren halifelere göre, şehir en büyük camii,  Cuma kılınması gereken kişileri almayacak kadar kalabalık nüfusu barındıran bir kalabalık, bir yöneticisi ve bir hâkimi bulunan belde, devletin şehir saydığı yer şeklinde tanımlanmıştır. Şehir civarının ölçüsü normal şartlarda ezan sesinin duyulacağı sahadır. Buna 400 iradır. Şafiler cumanın halkın devamlı oturduğu köy ve şehirlerde kılınması gerektiğini, mesela sürekli veya geçici olarak kullanılan çadır kentlerde kılınamayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Malikiler insanların devamlı oturduğu şehir, köy gibi yerleşim merkezleri ile burularda okunan ezanın duyulacağı civar köylerde kılınması şartını getirmiştir. Hanbelîlere göre Cuma namazı ile mükellef en az 40 kişinin oturduğu bir yerleşim merkezlerinde kılınabileceğini söylemişlerdir.

Şafileri göre insanların oturabildiği kale, mağara ve benzeri yerlerde şehir hükmündedir. Sahrada Cuma namazı kılınmaz.

.

Güzelliğiyle Hifa Hatun (ra)

  Medine'nin kadınları hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.
Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler.
   Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi eşiğine cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp:
-"Ey Allah'ın Resûlü" der, "bana, cennete götürecek bir şeyler öğretsene."
Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.)  ‘gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat:
  -"Önce evlenmen lâzım" buyururlar "zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve:
-"Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der. Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Rasûlullah (s.a.s.) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar:
 -"Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen.." buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.
Ama bakın şu işe ki o gece Allahü Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
Rasulullah Efendimiz (s.a.s) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Rasulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hz. Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı Sahabeye döner:
-"Ey Süheyb," buyururlar, "Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür." Suheyb (r.a.) ellerini çaresizlikle iki yana açar:
-"İyi ama" diye mırıldanır, "benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var." Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.
Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve: -"Ya Hifa" der, "Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (S.a.s.) 'Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.' buyurdular". Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail a.s. olup biteni Rasulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü Teâla’nın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarına oturtur:
-"Ey Süheyb" buyururlar "Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?"
  Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allah'ın Resulü en iyisini bilir" cevabını verir. Efendimiz onlara "Ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allah'ı göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanır ve:
  -"Ya Rabbi!" diye yalvarır, "O ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!" Allah bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescid de bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (s.a.s): -"Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar. Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar.
  Biri "şükredenlerden Suheyb" , öbürü "sabredenlerden Hifa!"
.

AHİRETE İMANDAKİ HİKMET
    Allah’a , peygambere ve ahiret gününe iman bahsi dinin üç temeli sayılır. Peygamberler vasıtasıyla emir ve yasaklarını insana bildiren Yüce Allah, bunlara uyulup uyulmadığının hesabını yarın ahirette soracaktır.  İnsanda doğuştan ebediyet fikri ve hissi vardır. İnsanın kalbine huzur ve sükun veren inanç, ölümden sonra varlığının öbür alemde devam edeceği ve yok olup gitmeyeceği hususudur yani ahirete inanmakdır.
    Ahirete iman adaletin tam olarak gerçekleşeceğine inanmayı sağlar. Dünyada  çeşitli haksızlıklar ve zulumler yapılmaktadır. Mağdurlar haklarını alamadan ölmektedirler. O halde  dünyada eksik kalan adaletin tamamlanacağı bir aleme ihtiyaç vardır. Kimsenin yaptığı zulmün yanına kalmayacağı, hakkı yenenin hakkını alacağı adaletin tam olarak yerine getirileceği ahiret gününe inanan insanlar karamsarlıktan, kötümserlikten kurtulurlar. Ümit ve teselli içinde yaşarlar.
    Ahirete iman mesuliyet duygusunu pekiştirir, vazifeye bağlılık bilincini yerleştirir, hak ve hukuka saygılı olmayı temin eder. Her gün “Ya Rab! Hesap gününün mutlak hakimi sensin, yarın huzuruna çıkıp bütün söz ve hareketlerimin hesabını sana vereceğim” diyen ve bunu inanarak söyleyen bir kimsede yüksek bir ahlak ve yüce bir hukuk anlayışı bulunması gerekir. Asıl olan ahirettir. Esas olan  insanın uzun vadeli ve ebedi menfaatleridir. Bu dünya ve ondaki kısa menfaatler geçicidir. O alem gerçek, bu alem yalan olmakla beraber ahiret inancının, bu dünya hayatının dirlik düzen içinde devam etmesi bakımından taşıdığı önem de çok büyüktür. Biz müslümanlara düşen, dünyayı ahiretin tarlası,  ebedi kalacağımız yurdun da ahiret olduğunu unutmadan ömrümüzü Rabbimizin istediği doğrultuda geçirmeye çalışmaktır

.

DUA

 

Hamdolsun...

Aydan geceyi, güneşten gündüzü vareden,

İnciyi midyenin midesinde,

Balı arının peteğinde vareden,

Yağmurdan baharı, topraktan çiçeği vareden,

Kalbimizi yoktan var eden Rabbimize hamdolsun.

Allahım!

Kalbimize nakşettiklerin için sana şükrediyoruz.

Acıların karşılığında cenneti sunduğun,

Günahlarımızı rahmetinle affettiğin,

Sevgiyi bize verdiğin için,

Sana şükürler olsun.

Yokuşta elimizden tutan,

Önderi bize dost kılan

Melekleri bize arkadaş kılan.

Aşkı kalbimize yoldaş kılan.

Rabbimiz!

Kalbimizdeki yaralarımızı iyileştir.

Sana ve aşka yolculuğumuzu tamama erdir.

Sevdiklerimizi koru.

Çocukları koru.

Senin adına dağları mesken tutanları koru.

Bizi koru.

Kalbimizi koru.

Filistin’i koru.

Çeçenistan’ı koru.

Keşmir’i kou.

Doğu Türkistanı koru.

Afganistan’ı koru.

Allahım!

Bizi korkutma ki ;

Bir ceylanız korkudan yüreğimiz telaşlanır.

Bizi zorlukla sınama ki ;

Kırılgan bir cesaretimiz var.

Senden ayrı koma ki;

Sevdiğimizden ayrılık,ferini alır gözlerimizin.

Allahım!

Bizi uzağında bırakma.

Şahdamarımıza sırlarını akıt.

Rabbim!

Seni bilmenin heyecanını bize tattır.

Alnımızı ateş denizlerine düşür her secde edişimizde,

Kalbimizi gülle doldur.

Yarabbi!

Kalbimizi sevdir bize, kalbimizi koru,kalbimizi koru!

Kalbimizi adadığımız rabbim!

Adağımızı kabul et!

 

AMİN

.


« Önceki ::

>